TRABZONSPOR HAKKINDA KONUŞTUK .
Trabzon’un Maçka ilçesinde dünyaya gelen ve
ilkokulu da ilçesinin köyünde okuyan Algan,
aslında futbolu ortaokul yıllarına kadar tanımadı.
Okul hayatını sürdürmek için Trabzon’a
1xbet зеркалоgeldiği zaman futbol topuyla tanışan Nizamettin
Algan, Trabzon Lisesinde okuduğu dönemde
Hayri Gür’ün sınıflar arasında maçlar
tertip etmesi sonrası kendisini kadroya alması
ile de hayatına yeni bir yön veriyordu âdeta.
“Her futbolcu gibi forvet olmak istiyordum
ancak sağ açık başladım ama Hayri Bey beni 2-3 antrenmandan sonra sağ
beke çekti ve futbolu bırakana kadar da sağ bek oynadım.” diyerek o ilk
dönemlerini anlatan Algan, İstanbul Üniversitesinde okurken de amatör
liglerde oynadı. Üniversiteden mezun olduktan sonra Trabzon’a dönen
Algan, mesleği ile ilgili bir muayenehane açtı. Merhum Sebahattin Kundupoğlu’nun
İdmanocağı’nın genel sekreteri, aynı zamanda ağabeyinin
de yurttan arkadaşı olan Rıfat Dedeoğlu’nun da başkanı olduğu dönemde
kendisine İdmanocağı’nda futbol oynama teklifi gelir. Teklifi kabul eden
Nizamettin Algan, takımla antrenmanlara başlamıştır bile. Ancak takımda
iki arkadaşın arasında yaşadığı diyalogdan rahatsız olan Algan, bu durumu
Sebahattin Kundupoğlu’na anlatır ve aynı şeyleri kendisinin de yaşayabileceği
endişesini taşıdığı için 1957 yılında futbol hayatını noktalar.
Algan, futbol hayatını bitirmesine rağmen İdmanocağı yöneticileri
ile diyaloglarını hiç kesmedi. Ve ısrarlar üzerine İdmanocağı’nda yönetime
girer. Sonrasında mı? Sonrasında Trabzonspor haberlerinin yaygınlaştığı kuruluş aşamaları...
Kendi deyimiyle, “Uzun mevzular, tartışmalar, çekişmeler…” Ve
böylece bordo-mavili takımın kuruluşu gerçekleşir.
Bundan sonrasını da Nizamettin Algan’dan dinleyelim. Ama önce Trabzonspor’un
kurucu üyesi saygıdeğer Nizamettin Algan’ı tanıyalım.
Sayın Algan, nasıl bir aileniz vardı? O dönemin yaşantısı nasıldı,
bize anlatır mısınız?
Ben 9 Eylül tarihinde dünyaya geldiğim için o tarihin benim için ayrı
bir önemi daha var. 9 Eylül’de İzmir’e ilk giren Yüzbaşı Şerafettin İzmir,
benim babaannemin yeğeni. Çoğu kişi de espriyle, “Senin doğum gününü
İzmir’de kutluyorlar.” der bana. Babam Maçka’da bakkal dükkânı işletiyordu.
Ama o bakkal dükkânında o zamanlar toplu iğne de elbiselik
kumaş da vardı. Hem de binbir çeşit…
1915 yılında seferberlik için köyümüzden gittiklerinde babam yetim
kaldı. Dedemler Sarıkamış’ta donan şehitlerden. Köyümüzün Haydar
Karsan isimli bir hocası vardı. İlkokullar o zaman 3 seneydi. Babamla
amcamı sülalemizin büyüğü olan babamızın halası okula veriyor. Babam
3 yıllık ilkokulu bitiriyor. Bitirdikten sonra Maçka’da o yaşta amcamla
birlikte bakkal dükkânı açıyorlar. O döneme göre geliri ve arazisi iyi olan
ailelerdendik. Ben hâlâ her yaz köyüme gider 4-5 ay kalırım, evlerimiz
durur. Babam eğitime önem veren bir insandı. Bir ara öğretmen vekilliği
de yaptı. O zaman öğretmen vekilliği yapanların öğretmenlikte kalma şansı
da vardı ama babam kalmadı, bakkala devam etti. Ancak babam eğitim konusunda
çok duyarlı bir insandı. İlhami Algan çok yakın akrabamız, dedelerimiz
kardeş. Babam onun amcasını ilkokuldan mezun ediyor. Annesine
baskı yaparak Trabzon’da ortaokula veriyor ve liseyi okutuyor. Ve o günkü
ismiyle mülkiye, bugünkü ismiyle siyasal bilgiler fakültesinde okutuyor ve
kaymakam oluyor. Bize sıra gelince bizi de okutuyor. İlk, orta ve liseyi…
Kızlar hariç. Kızlardan en son kızı okuttu ve lise mezunu yaptı. Kızları
okutmamasının sebebi, o yıllarda kızları okutmak usulden değildi. Bir de
köy hayatımız vardı bizim. Arazimiz de geniş, tarlamız, bağ bahçemiz var.
Oralarda da çalışacak insana ihtiyaç vardı. Kızlar daha çok oralarda çalıştı.
Trabzon Lisesinde okuduğum yıllarda ailemiz Maçka’da olduğu için
bir odanın içinde 2-3 kişi talebe arkadaşlar olarak kalıyorduk. Kendin pişir
kendin ye, okula git gel şeklinde geçiyordu günlerimiz.
Lise bitti ondan sonra üniversite hayatı başladı. Diş hekimliği okudum.
O dönemlerde benim aklımda ya doktor ya da mühendis olmak vardı.
İstanbul’a gittiğimde abim tıp fakültesinin son sınıfında okuyordu. Abim
de düşüncemi sordu ve bana, “Doktor olacaksan diş doktoru, mühendis
olacaksan mimar olacaksın.” dedi. Her üniversitenin imtihanı ayrıydı ve
ben de ayrı ayrı girdim. Müracaatta tercih vardı. İstanbul Üniversitesinde
sınava girdim. Abim tercihlerimde birinci sıraya dişçiliği, ikinci sıraya eczacılığı,
3. sıraya orman mühendisliğini, 4. sıraya tıp fakültesini, 5. sıraya
da maden mühendisliğini yazdırdı. İmtihana girdik ve ilk tercihim olan diş
hekimliğini kazandım. İstanbul Tıp Fakültesine bağlı diş hekimliği... Ve
öğrenciliğim boyunca da Trabzon Yurdu’nda kaldım.
Oldukça kalabalık bir ailede büyüdünüz, nasıl bir duyguydu bu?
O günkü şartlara göre güzeldi. Çünkü herkesin bir işi vardı. Mesela
bir de yayla yapardık, ineklerimiz, keçilerimiz vardı. Keçilerimizin çobanı
vardı ama ineklerimizi kendimiz bekler, yayardık. Yaz aylarında 4-5 ay
yaylada kalırdık. Ben 7 yaşımdan üniversiteyi bitirene kadar her yaz yaylada
bekledim.
Trabzon’da futbolla yolunuz nasıl ve ne zaman kesişti?
Ortaokul 3. sınıfta okurken... Kemerkaya’nın aşağısında kademeli bir
bahçesi vardır. 1. sınıftan 3. sınıfa kadar yuvarlak taşlarla, limon, portakal,
havuç kabuğu ile öteye beriye vur-koş oynardık. Ayakkabılarımızın burunları
hep soyuluyordu. Biz futbolu Maçka’dan Trabzon’a geldikten sonra
gördük. Amcamın oğlu benden iki sınıf gerideydi, onunla tamir edilmiş,
eski bir top elimize geçirdik ve onu alıp yaylamıza çıktık. Başladık topa
vurmaya. Lisede okurken Hayri Gür Bey bütün sınıfları yoklar ve sınıflar
arasında maçlar tertiplerdi. Beni de lise takımının kadrosuna aldı.
Her futbolcu gibi forvet olmak istiyorduk ama sağ açık başladım, ama
Hayri Bey beni iki-üç antrenmandan sonra sağ beke çekti.
Üniversitede diş hekimliğini tercih etmeyi ben istememiştim. Abimin
isteği ile yazmıştım. Bir tek şartla kabul etmiştim. Onu da şöyle anlatayım:
Dr. Zeki Çakmakçı da askerî tıbbiyeden mezundur. Onu lise talebesi iken
buralarda görmüştüm. Ama o zaman subayların yakaları dik yaka, manevra
kayışları var. Biz de onlara imreniyorduk. Abime, “Diş hekimliğine bir
şartla girerim, askerî diş doktoru olacağım.” dedim. Yurtta başladık, bir
süre sonra askerî tıbbiyeye müracaat ettik. O da pansiyon, başka bir şeyi
yok. Tıp, diş hekimliği ve öğretmen… Sınıf bu üç meslekten öğrenci alıp
onlara yurt ve pansiyon hizmeti veriyor ama tahsilleri yine fakültede.
Oraya girdim, mevcudu 36 kişi. Tıp bölümü çoğunlukla Ankara’da… İstanbul’da
ise diş hekimliği, eczacı ve öğretmen var. Benim o 36 kişinin
arasında futbol tutkum devam ediyordu. Ve kendi aramızda bir takım kurduk.
Trabzonlu yoktu ama bir Göreleli arkadaş vardı, o da futbolu pek sevmediği
için o kadronun içine girmemişti.
Askeriyenin gün geçtikçe mevcudu arttı ve güzel bir takım yaptık. Her
sene fakülteler arası maçlar oluyordu. Bu maçları oynarken izleyenler
oldu. İstanbul Üniversitesinin futbol takımına aldılar beni ve lisanslı olarak
orada futbol oynadım. İstanbul Üniversitesi Futbol Takımı, amatör kümede
mücadele ediyordu. Mezun olduktan sonra Trabzon’a geldim ve sonrasında
da futbolu bıraktım. Biz tahsili kendi ideallerimiz için değil, yanımızda
sermaye olsun diye yaptık. Ve ana-babaya hizmet etmek, o sermayeyi haneye
taşımak için yaptık. Abim hükûmet tabibi olarak Cide’ye tayin oldu,
oradan İnebolu’ya ve sonra Trabzon’a geldi. Heybeli’de göğüs hastalıkları
ihtisası yaptı ve sonrasında Ankara-İstanbul’da kaldı hep.
Ben Trabzon’a döndükten sonra Sebahattin Kundupoğlu beni İdmanocağı’nda
oynatmak istedi. Ancak ben istemedim ve 1957 yılında diş hekimi
olarak serbest muayenehane açtım. Kendi mesleğime baktım bir anlamda.
1962-1964 yılları arasında yedek subaylığımı yaptım. Tekrar Trabzon’a
geldim ve 1964 yılında Sebahattin Kundupoğlu beni bu kez idareci olarak
İdmanocağı’na soktu. Trabzon’da ben diş hekimi muayenehanesi açan 5.
kişiydim. Maddi anlamda da durumum iyi sayılırdı. Günümün yarısı muayenehanede,
yarısı kulüpte geçiyordu artık. 1967 yılında da Trabzonspor’un
kuruluşu gündeme geldi. O mücadeleler, o müzakereler…
Neydi o müzakereler, mücadeleler?
O konular çok uzun. Amatör futbol Trabzon’da 1910’lardan beri var.
1965’e, 1967’ye kadar var. Futbol Federasyonu, 1965 senesinde 2. ligi kurmak
için karar aldı. Ama şartları vardı tabii. Her ilden bir takım alacak. O
takımın ismi şehrin ismi olacak ve en az 3 kulüp birleşecek. Trabzon’da da
senelerce rekabet hâlinde olan, 1923’lerde başlayıp 1967’ye kadar gelen
İdmanocağı ve İdmangücü var. Diğer kulüpler de var ama büyük rekabet
bu iki kulübün arasında. Bu iki kulübün birleşmesi arzulanan şeydi. Ama
İdmanocağı Kulübü İdmangücü ile birleşmek istemiyor. Ben İdmanocağı’nda
idareciydim. Ama durum buydu. Kamuoyunun baskısına uyarak iki
kulüp arasında görüşmeler başladı. 3 kişi İdmanocağı’ndan, 3 kişi İdmangücü’nden...
Birleşme şartları konuşulacaktı. Bizim akıl hocamız Sebahattin
Kundupoğlu, Kulüp Başkanımız Rıfat Dedeoğlu. Ama o toplantılara bunlar
gitmiyor. Benim ekip başkanlığımda Hasan Ataç ve Necmi Duman isimli iki
arkadaş, İdmangücü’nden Refik Karaağaçlı, Sabit Sabır ve Ahmet Yıldırım
isimli bir kişi daha. Biz hep orada süreyi uzatmaya çalışıyorduk, politikamız
oydu. İdmanocağı habersiz iki amatör kulübü yanına alıp evrakları hazırladı,
dosyayı tamamladı ve Federasyon’a gönderdi. Bir taraftan da biz sürekli müzakereleri
sürdürüyoruz. Yani bu bir anlamda oyalama taktiğiydi. Bu arada İdmanocağı’nın
tescili geliyor. Ama bu işi Ankara’da takip eden İdmanocaklı bir
idareci var. Sonuç postalandı, Kundupoğlu’na haberi telefonda veriyorlar. O
zaman da telefonla konuşmak bağlamalı. PTT’de şehirlerarası masa vardı. O
akşam nöbetçi olan arkadaş İdmangüçlü. Ankara’dan arayan İdmanocağı’nın
idarecisi. Sebahattin Kundupoğlu’nu arıyor. Yani İdmanocağı’nın genel sekreteri.
Büyük mesele Trabzonspor’un kuruluşu. Tabii görevli arkadaş bunları
dinliyor. Sonra da İdmangüçlü idarecileri arayıp durumu anlatıyor. İdmangücü’nün
başkanı o dönem Ali Osman Ulusoy… Sabit Sabır yönetici, Refik Karaağaçlı
genel sekreter. Sabit Sabır, valiye baskı yapıp yazıyı tebliğ ettirmiyor.
Ve çarçabuk iki amatör kulüple birleşip müracaat ediyorlar. Onların tescili çıkıyor.
Bizimki hasıraltı oldu. Bu kez İdmanocağı Danıştay’a gidiyor. Trabzonspor
bir sene boyunca 1. Lig’de kırmızı-beyaz oynuyor. Danıştay kararı
sonuçlanınca takımın iptali geliyor. Bu sefer Trabzon tamamen karıştı. Yeniden
bir araya gelme, müzakereler derken büyük mücadelelerden sonra iki
kulüp birleşmeye mecbur kaldı. Çünkü birleşmeleri yönünde kamuoyundan
büyük baskı vardı. Ankara’dan Federasyon dâhil politikacılardan da bu yönde
baskı geliyordu. 1967 yılının 2 Ağustos’unda da resmen kuruluş tamamlandı.
Renkler konusu nasıl netleşti bir de sizden dinleyebilir miyiz?
O konuda çok spekülasyon var. Başlangıcından sonuna kadar bütün
toplantılarında bulunan birisiyim. İki kulüp birleşecek. Birisi sarı-kırmızı,
diğeri yeşil-beyaz… Kurulan Trabzonspor kırmızı-beyaz. Zaten birleşememenin
en büyük sebebi o, yani renk. İdmanocaklılar renklerinden vazgeçmiyor.
İdmangüçlüler de sarı-kırmızıyı kabul etmiyor. Ancak renk tespitine
sıra geldiğinde, “Sarı-kırmızı olmayacak. Bunu İdmangüçlüler kabul etmiyor.
Yeşil-beyaz da olmayacak. Bunu da biz kabul etmiyoruz.” Ortada renk
kaldı mı? Zaten 7 tane renk var. Kalan renkler siyah, kahverengi, mavi. Bu
tartışmalar o zamanın Beden Terbiyesi Genel Müdürü Ulvi Yenal’a kadar
gitti. Bu sefer kulüpler onun başkanlığında yeni bir toplantıda bir araya geliyor.
Orada da epey bir tartışma yaşanırken Yenal, “Birleşmezseniz Trabzon’dan
takım almayacağım.” diyor biraz da tepkiyle. Ve bu kez bizlerde
biraz yumuşama oluyor. Renkler konusu yine tartışma konusu olunca Ulvi
Yenal, “Yormayın beni, bir renk siz, bir renk de siz söyleyin.” diyor. Bizden
Hasan Ataç isimli avukat arkadaşımız, “Koyu Bordo”, İdmangücü’nden
de Ahmet Yıldırım “Açık Mavi” diyor. Trabzonspor renklerini
şuradan, buradan aldı deniyor ya… Öyle değil. Çünkü o dönemler gazeteler
hep siyah beyaz. Evet, biz Avrupa takımlarının isimlerini biliyoruz ama
renklerini eğer maçını Avrupa’da izlemişsen görürsün. Mesela bir dedikodu
da “Hamsinin gözü kahverengi-bordo!” Böyle de değil. Benim anlattığım
şekilde gerçekleşti.
Yeni kurulan Trabzonspor’da oldunuz mu?
O süreç biraz sıkıntılı geçti. İlk yönetim İdmanocağı’ndan 10 kişi, İdmangücü’nden
10 kişi olmak üzere kurucuları 20 kişi. 6-7 ay hattâ 1 seneye
yakın zamanda kulüpleri ve camiaları birleştirdik ama lokalleri
birleştiremedik. Lokaller ayrı yerlerdeydi. İlk sene İdmanocağı grubu
bütün İdmangüçlüleri tasfiye etti ve İdmanocaklılardan 12 kişilik bir yönetim
yaptı. Yine kavgalar başlayınca dış baskılar kamuoyundan gelmeye
başladı. Ve yine eşit oranda isimler alınarak işler rayına girmeye başladı.
Ben bütün hepsinin içinde bulundum. 1967’den 1980’e kadar bir sene boşluk
dışında sürekli yönetimlerde oldum. 2 sene yöneticilik, 2 sene genel
sekreter yardımcılığı, 4,5 sene genel sekreterlik, 4,5 sene asbaşkanlık, 3
sene sicil kurulu başkanlığı, 6 sene divan başkanlığı yaptım. Toplamda 20-
25 sene hizmet ettikten sonra geri çekildim. Yönetimlerde bulunmadığım
zamanlarda bile hep Trabzonspor’a hizmet ettim. Evimden çıktığımda bile
yine buraya geliyorum. Biz aidiyet anlamında da kendimizi hep Trabzonspor’a
ait hissettik. Böyle de devam ediyor. Bir tek 1984 yılındaki son şampiyonlukta
bulunmadım. Onun dışındakilerin hepsinde bulundum.
Ve Avni Aker diyelim…
Avni Aker, Türkiye’de ilk beden eğitimi öğretmenidir ve aslen Vakfıkebirlidir...
İlk tayin yeri de Trabzon’dur. Trabzon’a geldikten sonra sporun
içinde olan ve çok idealist bir adam. Tarafsız bir adam, olaylara iyi bakan
bir adam. Misallerle vereyim: Seneler sonra Hayri Gür’ün tayini Trabzon’a
çıkıyor. Hayri Gür de Ankara’da Hasan Polat’la futbol oynuyor. Tayini çıkınca
Hasan Polat’a, “Trabzon’a gidiyorum, nerede futbol oynayayım?”
diye soruyor. Trabzon’da o zaman 5-6 tane amatör takım var. Hasan Polat
da İdmanocaklı ya, “İdmanocağı’nda oyna.” diyor ona. Hayri Gür Trabzon’a
geliyor ve Avni Aker’e, “Futbol oynamak istiyorum, nerede oynayayım?”
diye soruyor. “Ben tarafsız bir adamım ama kamuoyu beni
İdmanocağı sempatizanı sanıyor. Sen İdmangücü’nde oyna ki denge
olsun.” diyor. Ve Hayri Gür İdmangücü’nde oynuyor. 2-3 sene sonra Turgut
isimli bir hoca geliyor Trabzon’a. Ona da “Sen de git İdmanocağı’nda
oyna.” diyor. Yani orada da yine dengeyi düşünüyor.
Avni Aker isminin verildiği stat o zamanlar tarlaydı. At arabalarıyla
oraya toprak taşıyarak orayı düzelterek stat hâline getirmişler.
Avni Aker’de izlediğiniz ilk maçı hatırlıyor musunuz?
1950 senesinde lise son sınıftaydım, o zaman ismi Şehir Stadı idi.
Yani ilk kez Şehir Stadı iken gitmiştim. Çimlenmiş, kale direkleri takılmış
ama tribünlerin henüz temeli bile atılmamıştı. Dümdüz bir sahaydı. Rahmetli
Hayri Bey bize orada lastik ayakkabı ile bir hentbol maçı oynattı.
Yani ben orayla hentbol maçıyla tanıştım.
Trabzon’da sadece futbol değil, sporun bütün branşları vardı. Voleybol,
atıcılık, hentbol, tenis… Sanat müziği, opera…
Yöneticilik döneminde Avni Aker’de neler hissediyordunuz?
Trabzon’da spor ahlakının temelini Avni Aker kurmuştur. Ama ondan
sonra gelen nesiller de bunu devam ettirmiştir. Bir spor ahlakı ve spor disiplini
vardı. Bu, 1980’e kadar devam etti. Maalesef… İdmanocağı’nda
belli bir ekol. Düşünün Rıfat Dedeoğlu İdmanocağı’nda futbol oynadı, futbol
oynadıktan sonra başkan oldu ve 14 sene başkanlık yaptı. Bir devamlılık
yani. Sebahattin Kundupoğlu genel sekreter olarak geldi, 14 sene genel
sekreterlik yaptı. Yine bir devamlılık. İdmanocağı’nın yönetimlerinde eskimeler
ve devamlılık hep sağlandı. Rahmetli Kundupoğlu her sene 1, 2, 3
kişi değiştirirdi. Yani belli bir nüveyi kabul ederdi. Yönetici sayısı 10 kişiydi,
belli bir kısmı değiştirir gençlerden alırdı. Biz de öyle başladık. 4
kişi birden aldı. Ben, rahmetli Süha Akçay, Nihat Özgür, Hasan Buğdaycı...
Listeden çıkardıkları da senelerce İdmanocağı’nda yöneticilik yapmış,
bir tanesi de genel kaptan. Bunları çıkartıp yenileme yaptı. Biz bunu
Trabzonspor’da 1980’e kadar devam ettirebildik. Kuruluştan birkaç sene
sonra oturan bir kadro vardı. Özellikle 1. Lig’e çıktıktan sonra bir çekirdek
kadroyu kamuoyu bırakmazdı. Biz hep orada duruyorduk, 3-4 kişiyi de dışarıdan
takviye, biraz maddi katkı şeklinde. Ama 1980 senesinde biz o başarılı
dönemlerde 4-5 kupayı aldığımız yıllarda bile eleştirildik. Trabzon’un bir de
böyle enteresan bir taraftar grubu var. Ama sonunda bunaldık. 1980 yılında o
5-6 kişi hep birlikte bıraktık. Şimdi o yıllarda, “Bunaldık, bırakacağız…” deAvni
diğimiz hâlde bizi sandıktan çıkarıyorlardı. Nizamettin Algan, Süha Akçay ismini
görmedikleri listeyi kimse sandığa atmazdı.
Avni Aker’deki maçları anlatın bize…
O ruh sahada vardı. Bu futbolcuların nüvesi 1972’de atıldı, 1973’te
tamamlandı. Herkesin ezbere bildiği kalede Şenol, ileride Turgay, Necati,
Kadir, Cemil, önde Ali Kemal, Hüseyin… Bu kadro 1973’te tamamlandı,
1980’e kadar bunun bakiyesi devam etti. Arada bırakanlar oldu ama bırakanların
yerine takviyeler oldu ki o takviyeler bilinçli oldu. Esas güç
orada, sahadaydı. Tribünler sadece zevkle seyrediyordu.
O dönemde taraftar nasıldı, sizin bakış açınızla bize anlatır mısınız?
Trabzonspor taraftarı başarıya alışmış bir taraftardı. Biz şampiyon olduğumuz
sene lig bitmeden şampiyonluğumuzu ilan ettiğimiz bir yılda son
maçın hasılatını bölgeden almaya ben gittim. O zaman öyleydi. Bölge
kendi hesaplarını yapar, geriye kalanı kulübe verirdi. Ben hasılatı almaya
gittiğimde hakem paralarını karşılayamadık. İki hafta önce şampiyonluğumuzu
ilan ettik. Tribün hasılatı masrafları karşılamadı. Dediğim gibi taraftar
artık şampiyonluklara alışmıştı. Hattâ bir arkadaşımız, taraftarın o sene
şampiyonluk puanını beğenmediğini söyler ve “O sene 39 puanla şampiyon
olduğu için taraftar o puanı beğenmedi. Yani taraftar o sene şampiyonluğu
beğenmedi. Trabzonspor o yıl beraberliklerle gitti. 1976-1977’deki
kadrosu gitmiş, insanlardaki heves de kalmamıştı.” diyor.
Avni Aker’de en çok sevindiğiniz ya da üzüldüğünüz, unutamadığınız
anılarınız nelerdir?
Birbirinden ayıracak durumum yok. Şampiyonluğu alkışladığımız
zaman göğsümüzü gere gere çıkıyorduk oradan.
Zeminini düzeltmek için Zigana Dağı’ndan, Akçaabat’ın zirvesinden
Yeri diye bir köyden çim taşıyıp çim dizdik. En kolay şekil nedir diye düşündük
ve böyle yaptık. Ekersen birkaç ay girmemek gerekiyor çünkü. Biz
de gidip köylerden hazır çimi alıp geldik. Bir sene Zigana Dağı’ndan bir
sene de Akçaabat’ın o Yeri denen köyünden. Onun bir makinesi vardı, onu
iterek yuvarlar kamyona koyar ve getirip stada sererdik. Tribünler 1950’de
yoktu, 1955’te saha açıldığı zaman vardı. 2400 kişilik tribünle başladı,
sonra büyüterek 24 bine kadar çıkarıldı. Kadınların sayıları azdı ama maça
geliyorlardı. Necmi Perekli’nin annesi bütün maçlara gelirdi. Şefik abla
diye bir ablamız vardı, onunla her maçta oradaydı. Futbola olan ilgiden
Biz tahsili kendi ideallerimiz için değil, yanımızda
sermaye olsun diye yaptık. Ve ana-babaya hizmet
etmek, o sermayeyi haneye taşımak için yaptık. Ben
Trabzon’da diş hekimi muayenehanesi açan 5. kişiydim.
Günümün yarısı muayenehanede, yarısı
Nizamettin Algan, 9 Eylül 1930 tarihinde 3’ü erkek, 5’i kız 8 kardeşin
3.sü olarak Trabzon’un Maçka ilçesi -o zamanki ismiyle- Haçavera
(Yeşilyurt) köyünün Kamaha Mahallesi’nde dünyaya geldi.
Algan, ilkokulu Maçka’da, ortaokulu Kanuni Ortaokulunda, liseyi
Trabzon Lisesinde bitirdi. Daha sonra üniversite sınavına girerek İstanbul
Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesini kazandı. Askerlik
görevini tamamladıktan sonra Trabzon’a gelerek diş hekimliği muayenehanesi
açan Algan, aynı zamanda Trabzon’da diş hekimliği için
muayenehane açan 5. kişiydi. Nizamettin Algan, dönemin yöneticilerinin
ısrarı üzerine İdmanocağı’nda futbol oynadı ancak bu çok kısa
sürdü. Mesleğine dönen Algan yine aynı yöneticilerin ısrarı üzerine
bu kez yönetici olarak futbolun içinde yer aldı. Trabzonspor’un kuruluş
aşamasının her ânında bulunan Algan, dönemin en sevilen isimlerinden
birisi oldu. Algan, 13 yıllık Trabzonspor yöneticiliğinin
ardından Sicil Kurulu Başkanlığı ve Divan Kurulu Başkanlığı yaptı.
kaynaklanıyordu o. Onu izah etmek güç yani. Herkes içinden gelerek geliyordu
maçlara. Enteresan bir şey var: Türkiye’nin bütün şehirlerinde İstanbul
takımlarının taraftarları vardır, üstelik ses çıkartacak kadar. Ama
Trabzon’da yok. 2. Lig’deyiz. Kulüp için yardım topluyoruz, uğraşıyoruz.
Kunduracılar’ın o zamanki zengin tüccarları, “1. Lig’e çıkamıyorsunuz,
çıkıp gelin.” dediler. 1. Lig’e çıktık, yine bir Kunduracılar ziyaretinde, “E
parayı daha ne yapacaksınız! 1. Lig’e çıktınız.” dediler bu kez. Bu da ilginç
bir durum olarak anılarımızda yerini aldı.
Akyazı Stadı’na geçişte hüzün yaşadınız mı?
O benim içimde bir ukde. Ben Avni Aker’in ismiyle oraya taşınmasını
isterdim. Bunu sorana söyledim ama gidip yönetime söylemedim. Orasının
ismi verilirken isim var, yeni bir şey aramaya gerek yoktu. Avni Aker
Kompleksi denebilirdi ama içerideki stat ismi yine satılabilirdi. Yönetim
bir tereddütte kaldıysa bir kamuoyu yoklaması yapılabilirdi. Tepeden
inme, yukarıdan aşağıya, birileri söyledi oldubitti. Ama olmaz. Şenol sevdiğimiz
bir evladımız. Ayrıca benimle olan diyaloğu daha başkadır. Onun
kayınpederi benim canciğer arkadaşım. Evlenirken ben kefil oldum da kızı
verdiler ona. Bunu kendisi de “Abim, idarecim ve bunun sayesinde evlendim,
kızı bana vermediler!” diyerek anlatır. Bu derece severim onu, o da
bana saygılıdır. Ama Şenol’un yaptıklarının yanında başkaları da var. Turgay’ı,
Necati’si, Hüseyin’i, Kadir’i, rahmetli Cemil’i var, Ali Kemal’i var.
Onun ismini veriyorsun, öbürlerini ne yapıyorsun?
Sayın Algan teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim.
